Bilgisayar teknolojisi ile kaç yıldan bu yana iç içe olduğumu şak diye söyleyebilmem için oturup biraz hesap yapmam gerekiyor.
Bir düğmeye basıldığında üretilen enerjinin komuta dönüşerek bir diğer uçta komutanın emrinin yerine getirilmesinin sağlanması, ancak apartman zillerine basarak gerçekleşebilirdi belki çocukluğumda. Tabi ki o yıllarda çoktan aya gidilmişti ama benim mütedeyyin ve mütevekkil memleketimde kimsenin çok fazla acelesi yoktu hiçbir şey için.
Düğmesine basıldığında çalan zilin bir de ışıklısını yapmışlardı ki, çocukluk hafızamda masallarda ancak rastlanacak kadar imkansız bir şeydi. Galiba bu yüzden o ışıkları çokça görmek için fukara evimizin kapısının zilini çokça çalaraktan bir çabuk bozmuştum.
Memlekete çağ atlattıracak bir tontonun gelmesi, abuk subuk nedenler ile birbirlerini gırtlaklayan bir kuşaktan sonraya denk gelmişti. Birbirini gırtlaklamaktan gayri bir şey düşünmez hale gelmiş ve gırtlağına kadar kana batmış bir ülke, şimdilerde 90′larını geçtiğinde yargılanmak üzere kanun çıkartılan askerlerce biraz nefes almıştı. Gerçi onlar da yanan yerleri söndürmek yerine ormanı komple kaldırmışlardı. Orman yoksa, yangın tehlikesi de yoktu…
Tonton’un çağ atlattıracağı ortam bir hayli müsaitti. Bu müsait ortamı da özgürce kullandı.
Mühendis kafası, teknolojiye çok açıktı. Ülke dönüşüverdi.
Düğmesine basıldığında hem ışık saçan hem de zırlayarak öten zillere şaşıran bir çocuk olmaktan, üstündeki düğmelere basıldığında daktilo gibi yazı yazan ama yazdığı yazı televizyona benzer bir ekranda olan çocuklar olma yolundaydık. Belki de aya biz de giderdik. Haftalık çocuk mecmualarında okuduğumuz fantastik çizgi romanlarda olduğu gibi aya giden türk bayraklı astronotlar olurduk.
Sıradan 64k bellekli bir ev bilgisayarı edinebilmek için bir servet gerektiğinden birçok çocuk gibi, bilgisayar uzunca yıllar sadece resimlerine bakarak iç geçirdiğimiz bir cihaz olarak kaldı bilgisayar.
O dönemlerde bir commodore 64 edinebilmek için rahmetli babamın kaç tane maaşını vermesi gerekirdi acaba? Şimdilerde aynı seviyede bir devlet memuru baba, çocuğuna on takside bölerek orta halli bir bilgisayar alabiliyor. Ne güzel!
İte kaka, borç harç edindiğim ilk bilgisayarımın karşısında günlerce sabahlayarak çalıştığımı ve senelerce edinilememiş olan bu imkanın yarattığı boşluğu kapatmaya çalışmıştım.
Bilgisayar belki de şimdilerde çok fazla istemediğim ve tahammülde zorlandığım şekilde hayatıma girmiş anlaşılan.
Bilgisayarı ve daha doğrusu kişisel bilgisayarı; kişisellikten alıp daha sosyalleştirmeye götüren ise internet devrimi oldu muhakkak. Önündeki bilgisayar ile bir anda binlerce insana ulaşabilen her sıradan kullanıcı zaman içinde kendisini dünyaları yerinden oynatabilecek kadar güçlü hissetmeye başladı.
Kolay değil. Sıradan bir şehirler arası telefon için santrale sıra numarası yazdırıp saatlerce bekleyen insanları görmüş ve hatta o insanlardan birisiyken aradan geçen sadece bir çeyrek yüzyılda, postaneyi, kütüphaneyi, telefon santralini, pikabı, radyoyu cebinde taşıyabilir hale gelmek insanlarda belli başlı bazı sarhoşluklar yaratabilmekte. Kişisel bu sarhoşluklar, toplumsal açıdan bir araya geldiğinde toplu travmatik sorunları da beraberinde getirmeye başladı.
İnsanlar birbirilerine kavuşmak için yaşadıkları romantik süreçleri, sanal ortamdaki online olma zamanlarına dönüştürdüler.
Kocasının dayağından ve kahvehane merakından illallah diyen varoş mahalle ev hanımları artık eşlerinin bilgisayar karşısında harcadıkları anlamsız saatlerden şikayet etmeye başladılar.
Bilgisayar teknolojisini internet fenomeni öncesinden beri tanıyan ve kullanan bir teknoloji meraklısı olarak; klavye, ekran ve fare cihazlarını chat, facebook, twitter gibi teknolojiler olmaksızın sevebilmiş olmayı önemli buluyorum. Bugün kullanılmakta olan teknolojilerin ise kişisel bilgisayar kullanabilme yeteneklerinden farklı olarak, popüler tekno-eğlencelerin aracı haline getirilmiş olduğunu görüyorum. Teknolojinin sağladığı imkanlar açısından biraz kaçınılmaz bir süreç belki de ama sosyal açıdan çok daha farklı etüd edilmesi gerekiyor. Sosyologlar bu hususta yıllarca sürecek tez çalışmalarına zaten çoktan başladılar.
Basit bir kişisel bilgisayar ve içine sağdan soldan toparlayabildiğim, bugün ile kıyasladığımda çok basit duran yazılımlar ile bilgisayardan en iyi nasıl istifade edebilirim sorusuna aradığım cevaplar bugünün dünyasına çok naif gelebilir belki de… Hatta çok genç yaşta eline verilen yetenekli cep telefonunu kullanan bir çocuk bile aklıma durgunluk verecek hünerler sergiliyor.
Tüm bu bilgisayar destekli çılgınlık süredursun bu hengame içinde bazı oyuncaklar elimizden gelip geçiyor.
Bir vakitler bilgisayar kullanan zeki çocuklardık ama artık yeniliklere şaşıran yaşlı adamlar olmaya başladık. Dolayısıyla bir kitabı elektronik olarak okumak veya kibrit kutusu kadar küçük bir aygıta yüzlerce şarkı sığdırabilmek şaşırtıcı geliyor kimi zaman. Kasetten müzik dinlemiş insanlar olarak, mp3 kuşağı için ne kadar anlamsızız kim bilir? Tıpkı pikap kuşağını çok iyi anlamadığımız gibi…
Bu teknolojik çıldırmışlık içinde çoğu popüler gelir geçer heveslere karşı oldukça korumacı bir adam oldum son yıllarda.
Televizyonum halen tüplü ve çok ta şikayetçi değiliz. Sürekli olarak telefon ile arayan yayın firmaları dijital ve hd yayın pazarlamaya çalışıyorlar ve tele pazarlama yapan bu insanların beni ve kendilerini çok yormamaları için baştan hemen kesiveriyorum diyalogu: “ama bizim hd televizyonumuz yok ki!” Çağrı merkezinden arayan kişi acıyan bir ses tonu ile “inşallah bir gün olur” diyor ve konuşma sonlanıyor. Sanki kirada oturan adama ev sahibi olmayı diliyor.
İster istemez çılgınlık bir yerden yakalıyor insanı.
Hayata dair aldığım notları daha sonra hızlıca gözden geçirebilme konusunda yeni bir boyut olduğu doğrudur.
Kitabı elimde kağıdı hissederek okumak ile ışın yayan bir ekrandan okumak arasında ise gidip geliyorum.
Notlarımı kaleme almak konusunda güzel bir defter ve istediğim yazı tipinde yazabileceğim bir kalem ile klavye arasında da gidip geliyorum.
Bir tarafta şarjı bitmeyen ve ucuz geleneksellik, öte yandan ise kıyaslanamaz teknik imkanlar sağlayan bir radyasyon kaynağı…
Kimi zaman teknolojik her şeyi siliyor atıyorum masamdan etrafımdan. Kimi zaman ise elimi kağıda kaleme bir daha sürmem diyorum. Şu karaladığım yazıyı da doğrudan tüm imla hataları ile klavye ile yazıyorum. Halbuki tek bir sayfasını ziyan etmeye kıyamadığım bir moleskine defterine karalamaya başlasaydım elli kere düzeltecek ve belki de yazının sonlarına yaklaştığımda yazmaktan vazgeçecektim.
Bugünlerde yine teknolojik yönüm ağır basıyor.
Sağa sola kaybolmuş kitap derdinde değilim. Birkaç elektronik kitap var tablet bilgisayarımda. Eminim ki bir süre sonra ekranın ışığı veya olmadık bir yerde bitiveren şarjı canımı sıkacak ve çantamda bir kitap bir defter ve mürekkebi çok uzun zaman gidecek bir tükenmez kalem basitliğine tekrar döneceğim.
Özetle…
Memleketimde e-dönüşümü başlatan kuşağın içinde değilim. Oğuz Manas’ın hayatını anlatan kitabı okuyunca kendimi ikinci kuşakta görüyorum. Internetsiz bilgisayarı sevmiş ve kullanabilmeyi ve üretebilmeyi başarmış bir kuşak olarak, internet kuşağının tüm teknolojilerini tam benimseyemeyebiliyoruz ama şahsım adına konuşayım ki…
Kitabın, müziğin, resmin “e” hali, bir yerden sonra çok da hoşuma gitmiyor.
Bilgisayarı doğru kullanmış ve özümsemiş birisi olarak analog kalmış yanlarım biraz eski gibi gözükse de ben biraz ANALOG kalmayı ve analog yaşamayı seviyorum.